Gündelik Acılar

Her gün bir yerlerim kanıyor ince ince…. Sabah oğlumu yataktan uyandırma işkencesini sahipleniliyorum canımın yanacağını bile bile. sarılıp öpüyorum onu ilk önce sonra onun komutlarına hayır olmazlarla karşılık veriyorum canım yanıyor bu kadar katı olmak zorunda kaldığım için… Üzüntümü kolumun altına buruşturup sokuyorum. Kocaman gözlerle bakıyorum oğlumun zorla açılmaya çalışan gözlerine.
Giydiriyorum kahverengi montunu üzerine… Başına da bere takıp sımsıkı tutuyorum minik ellerinden. Onun adımlarının büyüklüğüyle ilerliyoruz asansöre doğru… Her merdiveni besmeleyle tek tek iniyoruz. Korkunç bir otomatik sesinden sonra açılan kapının aralığından kendimizi salıveriyoruz sokağa… Salınıyoruz, sallanıyoruz… Savruluyoruz…
Aynı insanları görüyorum her sokak başında her gün… Ben bu insanları neden var ediyorum hayatımda fazladan fazladan…

Öğretmenler odasındayım acıyan yanlarımı bir kenara koydum kendi başıma bilgisayar başındayım. Herkes dersine gitti ben yalnızları oynuyorum. Şikâyetim yok yalnızlıktan bana göre bir rol işime geldiğinde… Çayımı içiyorum kırmızı bardaktan, yavaştan yavaştan…
Elif ŞAFAK okuyorum kendime benzete benzete bazı cümleleri… En çok kendimden bölümler bulunca gülüyor suratım. Gülme el alem ne der kelimesine takılmıyorum el alem her zaman bir şeyler der…
Zihnimde türlü türlü romanlar yazıyorum, kahramanlar doğuruyorum kimi bana benzeyen kimi eşime kimi anama kimi nokta noktaya…
Boşluğumu bitiren son zil de çaldı…. Duymazlıktan gelsem de duyamamazlık yapamadım.
Hatırlayınca acıları, ellerim bırakıveriyor kendini benden uzağa kaçıyorlar. Suçlu siz değilsiniz bu kadar korkuya gerek yok diyorum kalbim fırlıyor bu defa içten dışa vuruşlarıyla… Titreyen ellerimi bastırarak sol yanıma sen de değilsin suçlu diyorum, ama nafile beni dinleyen kim… Gözlerim bulanıyor yazılar siliniyor eşya siliniyor ben siliniyorum hayattan. Asıl suçlular ellerini kollarını sallaya sallaya geziyor meydanda… Tutuyorum eteklerinden parmak uçlarımla…. Bana yukarıdan havalardan küçük dağların tepelerinden bakarak “Allah katında masumuz” diyorlar, kendilerinden gayet emin bir sesle. Panikliyorum bir anda… Acaba bende mi var bütün hata yanlışlar yanlış anlamalar anlaşılmalar, kalbinde fitneler ve fitnelikler diye düşünüyorum sesli korolarla… Korkuyorum içime içime büzülüyorum küçülüyorum, stres topu gibi dolaşıyorum elden ele dilden dile… Konuşana acıyorum, konuşmayana kızıyorum. Sessizlikle avunanın tepesine balyoz gibi cümlelerle binmek istiyorum, “sizlerinde kızı var oğlu var susmakla onayladığınız her davranış sizin tepenize tokmak olur düşer” diye… Kimse beni duymuyor, bana tepki vermiyor. Sessizlik ortalığa dalga dalga yayılıyor. Korkuyorum bu kadar sessiz seslerden. Her bir insan dışa suskunluğu kadar içe konuşur. Kulak veriyorum içteki seslerine her biri olmuş kendinin avukatı başlamışlar suçlu olan benliklerini savunmaya…
Öğretmenler odası öğle arası… Doyurulmaya çalışılan mideler ve nefisler . Hangisi aç midemiz mi yoksa nefsimiz mi bilmiyorum. Yenilen yemeklerin arkasına eklenilen tatlı tadında çikolatalar… Sohbetin arasında kaynayan, kanayan cümleler…
Zaman öğle tatilinin aleyhine işleyince dolmaya başladı oda… Ben kucağıma alıp karşı masaya geçirdiğim bilgisayarımı tekrar kucaklayıp bilgisayar masasına oturuyorum.
Geriden geriye izliyorum milleti tek tek….17 kasım 2009

Bu yazımızı okuyan 912. takipçimizsiniz.

kerime küçük

Hayat hikâyem… Ben Konya’nın Beyşehir ilçesinin küçük bir kasabasında doğdum. Yedi kardeşten beşincisiyim ve ilme âşık tek çocuğum ailemde. Daha çocukluğumda bir tercih yapmak zorunda kaldım ya ilim ya ailem adına… Benim tercihim ilim adına oldu. Şimdi bazen pişman da olmuyor değilim bildiklerimden bir şeyler yapamadığım hayatıma uygulayamadığım, bilinenle yapılan arasında uçurumlar oluşmaya başladığı zaman, küçücük kasabamda hiçbir şeyden habersiz yaşamak acaba daha mı akıllıca bir iş olurdu diye düşündüğüm zamanlar da olmuyor değil… Bazen hasretlik de çok koyuyor… Bir garip gurbetlik yıllarca çektiğim yurt köşelerinde anamın dizinin dibinden uzak geçirilmiş ondört yıl… İşte bir garip gurbetlik… İlkokulu başarıyla bitirdim… Daha ilkokula gitmeden öğretmencilik oyunu oynadım okul bahçesinde… Daha çocukken hayran oldum bu mesleğe ve daha çocukken başladım kitap okumaya… Sınıfımın kitaplığında okumadığım kitap kalmamıştı ilkokul yıllarımda… Kemalettin Tuğcu en çok okuduğum yazardı bir de… Ve ilk defa Çalıkuşu’nu ilkokul 4 e giderken okumuştum sanırım… İlkokul dörtte babamızın kanserden vefatı üzerine anacağım benim hep doktor olmamı istedi… Babamın kanser olduğunu bile bile ameliyat eden doktorlara inat… Hastane köşelerinde yardıma muhtaç insanlara, bir gülümsemeye hasret kalanlara faydam olur düşüncesiyle hayallerinde kızı kerimesi doktor olmalıydı… Ama olmadı isyan bayraklarımı ilk defa evden ayrılmakla çekmiştim zaten… İkinci isyan bayrağımı ise orta 2 de verdiğim bir kararla ilahiyat okuma kararıyla çektim ve ben anamın hayallerine umuduna inat doktor olmadım olamadım… Ben ilahiyat hayranıydım… Gönül doktoru olmalıydım… Kalplere şifa olmalıydım. İnsan bedenen bir defa ölürdü ama ruhen imanen öldüğü zaman o ölünün hali bin beterdi…Ben kalp hastalarına deva olacaktım ben ilahiyatlı olacaktım…. Ve yıllar süren gurbetlik ve Marmara ilahiyat… Yeniden doğuş bir garip yaşam… Ölümle burun buruna geçirilen 2 yıl ve Rabbimin dünyadan nasibimi kesmediğini öğreniş ve sonrada yeniden sarılmak bir şeylere… Ve mezuniyet…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir