Özbekistan: İpek Yolu Durağı

İpek Yolu’nun Getirdiği Kültürel Mirası Bugünlere Aktaran Özbekistan’ın Her Bir Şehri Ayrı Bir Macera, Bambaşka Bir Deneyim Sunuyor. Taşkent’ten Semerkant Ve Buhara’ya Uzanan İnanılmaz Bir Yolculuğa Çıkıyorum.

Nihayet Özbekistan’a uçuyorum… Bu yolculuğum uçağa bindiğim anda değil, çok daha önce; dünyanın gizemli, egzotik ve uzak köşelerinde çıkacağım maceraların hayalini kurduğum gençlik yıllarımda başladı. Semerkant ismini ilk duyduğumda bu kelimenin melodik etkisi bana modern hayatta eksikliğini hissettiğimiz romantik ve şiirsel bir dünyayı çağrıştırdı. İpek Yolu üzerindeki eski yolculukların hikâyelerini dinlemeyi çok seviyordum ve dünyanın dört bir yanından gelen tüccar, seyyah ve kâşifler arasında kıvılcımlanıp bugünün medeniyetini büyük ölçüde şekillendiren kültürel etkileşimler beni fazlasıyla etkiliyordu. Şanslıyım ki film yapımcısı ve gazeteci olmamın getirdiği avantajla egzotik coğrafyalarda maceralara çıkmaya dair çocukluk hayalimi gerçekleştirdim ama Özbekistan’ın özel bir deneyim olacağını hep biliyordum. Nitekim öyle de oldu…

Bin Yıllık Taşkent

Özbekistan maceramın ilk ayağı Taşkent’ti. Kente ayak basar basmaz buranın Asya, Orta Doğu ve Rus kültürlerini tek bir potada eriten atmosferine âşık oldum. Şehir; Avrupai bulvarlarını, kadim camilerini ve haşmetli olduğu kadar kasvetli de duran Sovyet yapılarını cesurca sergilerken yüzünde binlerce yıldır bir arada yaşayan kültürlerin izlerini görebileceğiniz takkeli Özbek adamlar birlikte oturmuş, söğüt ağaçları altında çay içiyor. Ama benim için Taşkent’in en çarpıcı özelliği yerin üstünde değil, altındaydı. Taşkent metrosu insanı kendine hayran bırakıyor; her biri göz alıcı detaylarla süslenmiş bu 29 istasyonluk yer altı labirenti 1970’li yıllarda Özbek sanatçılar ve mimarlar tarafından tasarlanmış. Olağanüstü büyüklüğü ve sinematik atmosferiyle bir sanat müzesini veya film setini andıran mekâna yalnızca 30 sentlik bir tren biletiyle giriliyor.

Özbekistan’da üç şehre uğrayacak bir yolculuğa çıkmanın nasıl bir tecrübe olacağından emin değildim fakat büyük şehirlerin otoyol ve demiryollarıyla bağlandığı ülke son derece düz ve seyahate elverişli bir araziye sahip.

Mistik Semerkant

300 kilometre uzaklıktaki Semerkant’a ortak taksiyle gitmeye karar veriyorum. Şehir merkezine gitmek üzere pazarlık yaptıktan sonra Özbekistan’daki ilk yol arkadaşlarım olan genç bir eczacı ve babuşka giyen iki kadınla yola çıkıyoruz. Özbekler harika bir mizah anlayışına sahip kuvvetli, sıcakkanlı ve misafirperver insanlar olduklarından yolculuğun sonuna geldiğimizde onları yıllardır tanıyormuş gibi hissediyorum. Bindiğimiz mavi renkli küçük ve retro Rus Lada’sı New York ve Los Angeles’taki hipster’ların hayallerini süslerken burada her yerde bulacağınız Özbek pilavı kadar sıradan bir unsur. Yaklaşık beş saatlik bir yolculukla mistik Semerkant şehrine varıyoruz.

Büyük İskender, Semerkant’ı ilk görüşünde şöyle demiş: “Bu şehrin güzel olduğunu duymuştum ama bu kadar göz alıcı ve görkemli olacağını tahmin etmemiştim.” Ezan eşliğinde alacakaranlığın mavi ışığında parıldayan minareler ve camileriyle şehre vardığımda ben de aynı şekilde büyülendim… İlk sabah, bir tek kuş sütünün eksik olduğu geleneksel bir kahvaltıyla karşılanıyorum; kaldığım sevimli misafirhanenin bahçesinde mavi ve beyaz renkli geleneksel Özbek tabakları krep, ev yapımı ekmek, reçeller, peynirler ve meyveyle dolup taşıyor.

Semerkant’taki günlerimi şehrin mistik kültürel anıtlarını gezerek geçireceğimi biliyordum. İlk durağım şehrin karakteristik renkleri olan bej, denizköpüğü ve gök mavisiyle bezeli çinili medreselerden oluşan göz kamaştırıcı Registan Meydanı oluyor. Timur döneminde inşa edilen Registan’ın mimarisinin Hindistan’daki Agra’dan Rusya’daki St. Petersburg’a birçok şehrin karakterini etkilediğine inanılıyor. XIX. yüzyılın sonlarında aynı zamanda bir gezgin olan Hindistan Genel Valisi George Curzon, Registan’ı “dünyanın en saygın kamusal meydanı” olarak tanımlamış. Gerçekten de nefes kesici bir yer.

Suzani Nakışlı Halılar

Registan’ın bahçesindeki küçük hediyelik eşya dükkânlarından birine giriyorum; içerisi ülkenin alametifarikası sayılan etkileyici antika halılar ve suzani nakışlarıyla dolu. Suzani örneklerinden en sade olanı özellikle dikkatimi çekiyor; büyük, kırmızı bir daire ve etrafında siyah nakışların olduğu harika bir parça bu. Dükkân sahibi dünyanın en eski tek tanrılı dinlerinden olan Zerdüştlüğün bu eserdeki etkilerinden ve nakışlardaki şekillerin tüm Güneş sistemini ve kâinatı simgelediğinden bahsediyor. İkram ettiği çay eşliğinde tatlı bir sohbete koyulduğum dükkân sahibi, karakteristik Özbek misafirperverliğiyle beni çok iyi ağırlıyor.

Şehirdeki en eski pazarlardan Siab, rengârenk ve kalabalık. Asırlardır sosyal hayatının bir parçası olduğundan burası kentteki en hareketli noktalardan biri. Pazardaki yerel ürünler, rengârenk baharatlar, ev yapımı şekerler ve ilgi çekici sayısız sokak satıcısı sıra sıra dizilip ziyaretçileri eğliyor. Biraz badem ve Semerkant’ın ünlü yuvarlak ekmeği non’dan alıp çim üstünde tatlarına bakarken kendimi bin yıl önce bu harika şehirde yaşarken hayal ediyorum.

İpek Yolu Durağı Buhara

Aklım bir yandan da tren yolculuğunda. Cebimde, Özbekistan Demiryolları’nın Şark Treni’ne ait bilet beni Buhara’ya götürecek.

Keyifli geçen yaklaşık 2,5 saatlik ve 275 kilometrelik bir yolculuktan sonra Buhara’ya varıyorum. İpek Yolu’nun önemli duraklarından biri olan Buhara aynı zamanda saygın bir dinî ve kültürel merkezdi; bugün bu kadim tarihi hâlâ hissetmek mümkün. Semerkant, Hiva ve Şehr-i-Sebz’le birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan şehrin merkezinde iyi korunmuş yüzlerce cami, medrese ve pazar bulunuyor. Buhara da keyifli bir deneyim oluyor; şehrin sessiz, taş sokaklarında dolanıyor; göz alıcı Kalyan Minaresi’nin (diğer adıyla Ölüm Kulesi) altında pilav yiyor; resim, el işi ürünleri, kumaşlar ve halıların satıldığı eski ve toprak rengi ticaret kubbelerinde keşfe çıkıyorum. Buhara’da dünyanın dört bir yanından gelen gezginlerle, arkadaş canlısı ve büyümüş de küçülmüş Özbek çocuklarıyla ve şehrin gayriresmî kültür elçileri olan ticaret kubbelerindeki yetenekli zanaatkârlarla tanışıp birçok yeni arkadaş edindikten sonra ayrılma vakti geliyor.

Şehir merkezinden taksiye binip yaklaşık 6,5 saatlik bir yolculukla (455 kilometre) eski fakat çok iyi korunmuş surlarla çevrili Hiva şehrine gidiyorum. Burada kısa bir moladan sonra kadim Harezm şehrine ve Ayaz-Kala yurt kampına uğruyorum. Ayaz-Kala’da develer, eşekler ve yabani atlarla birlikte geniş bir çölde yürüyüşe çıkıp çadırda, yıldızların altında uyuyorum. Gençlik yıllarımın hayali gerçekleşiyor ve Özbekistan benim için eşi benzeri olmayan gerçek bir macera oluyor.

Kaynak:  Tara Milutis, Jose Fuste Raga

Süban Açıkgöz on BehanceSüban Açıkgöz on EmailSüban Açıkgöz on FacebookSüban Açıkgöz on FlickrSüban Açıkgöz on InstagramSüban Açıkgöz on LinkedinSüban Açıkgöz on TwitterSüban Açıkgöz on WordpressSüban Açıkgöz on Youtube
Süban Açıkgöz
Grafiker / Dijital Baskı Uzmanı at Ekopi Dijital Baskı Merkezi
89 yılı Konya'da dünyaya gözlerini açtı. Liseden mezun olduktan sonra üniversite tercihleri arasında yer almıyordu. Zor olanı, hayat mücadelesini seçti. Askerliğini Harekan-i şehri Kars'ta yaptı. 11 yıllık çalışma hayatında grafik üzerine hep kendini geliştirmeye odaklandı. Grafik olduğu kadar Dijital Baskıda da profesyoneldir. Fotoğrafta çeker ara sıra. Sosyal medya onun vazgeçilmezlerinden... Baya bi BEŞİKTAŞ'lı...
GençYolcu.com'da bu yazıyı okuyan 50. kişisiniz.

Süban Açıkgöz

89 yılı Konya'da dünyaya gözlerini açtı. Liseden mezun olduktan sonra üniversite tercihleri arasında yer almıyordu. Zor olanı, hayat mücadelesini seçti. Askerliğini Harekan-i şehri Kars'ta yaptı. 11 yıllık çalışma hayatında grafik üzerine hep kendini geliştirmeye odaklandı. Grafik olduğu kadar Dijital Baskıda da profesyoneldir. Fotoğrafta çeker ara sıra. Sosyal medya onun vazgeçilmezlerinden... Baya bi BEŞİKTAŞ'lı...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir