Firari Bir Osmanlı Seyyahı’nın Peşinde

Süleyman Şükrü Seyahatnamesi, Osmanlı’nın hüküm sürdüğü diyarlarda toplumları koruyucu ve gözetleyici bir misyon edindiğini de kanıtlıyor. Karçınzadeler ailesinin bir ferdi olarak 1866 yılında Isparta’nın Eğirdir ilçesinde doğan Süleyman Şükrü, babası Hüseyin Efendi’den eğitim alarak 15 yaşında hafızlığını tamamlamıştır. 17 yaşında iken Eğirdir’de bazı görevlerde yer alan seyyah, İstanbul’a giderek bir memuriyet talebinde bulunur ve imtihanlar neticesinde Adana’nın Pozantı ilçesinde Posta ve Telgraf Nezaretinde memurluğa başlar.

Pozantı’da iki yıl memurluk yaptığı zaman zarfında posta kurumundaki yetkililerden Bedri adlı birinin ona karşı yapmış olduğu hâl ve hareketlerden dolayı çok sıkıntı çeker. Seyyah, Pozantı’da Bedri yüzünden başına gelenlerden dolayı buradaki görevinden sonra İstanbul’a tekrar başka bir yere tayin için gelir. Tayini gerçekleşen seyyah, Niğde, Kayseri, Sivas güzergâhı üzerinden Tokat’ın Niksar ilçesinde iki yıllığına memuriyete başlar. Niksar’dan sonra ise âdeta bir sürgün yeri misali önce İran hududunda bulunan Revandiz’e, sonra da Zaho’ya atanır. Buradan sonra ise Arnavutluk’taki Dıraç şehrinde görevini tamamlayamadan azledilir.

YOLLARDA GEÇEN ÖMÜR

Gittiği yerlerde bir sürgün hayatı yaşayan seyyah, görevden alınarak Dıraç’tan İstanbul’a gelir gelmesine ama Pozantı’da bulunduğu sırada başına musallat olan kendi deyişiyle “Uğursuz Bedri” de İstanbul’a tayin edilmiştir. Karçınzade’nin geleceğini duyan Bedri, birkaç hafta ortaya çıkmaz ve memurlara onun görevinden alınması ile ilgili olumlu bir cevap verilmemesini tembihler. Ama seyyah, Bedri’nin kendisini görevden aldırdığını fark eder.

İstanbul’da yaşadığı münakaşalardan sonra idare tarafından “telgrafçılıktan vazgeç seni daha rahat bir memuriyete tayin edelim” teklifi gelir ve Karesi’de memuriyeti kabul eder. Ancak iki yıl burada Bedri’nin çıkardığı problemler yine devam eder. Seyyah, Karesi’deki sıkıntılara katlanamaz ve idare ile karşılıklı yazışmalar neticesinde Suriye yakınlarında bulunan Deyrizor’a (Zor Sancağı) sürgün edilir. Burada kaldığı kırk gün zarfında askerler ona hürmetsizlik gösterdiğinden bir gece yarısı firar ederek, bu kaçış öyküsünü anlatmaya başlar.

“NEHİRLERİ, ÇÖLLERİ AŞTIM…”

Deyrizor günlerinden sonra Fırat Nehri’ni yüzerek geçtiğini belirten seyyah, Bedevilerden tedarik ettiği at ile çöller ve nehirler geçerek firari hayatına başlar. Önce Tahran taraflarına yönelir. Bundan sonra bin bir türlü maceralarla yıllarca vatanına hasret kalacak olan seyyahın yeni serüveni Musul’da başlar. Gerek dağlar bayırlar aşıp kiraladığı atlar ile yol alır gerekse kimi yerlerde tren seyahatlerini tercih eder. Kimi zaman yürümek zorunda kalır kimi zamanda atının acizliğine uğrar ve günlerce yollar aşar. Hindistan’da iken yolların verdiği rahatsızlıktan dolayı seyahatine ara vererek bir buçuk ay Bombay’da ramazanı geçirmek zorunda kalır.

OSMANLI’YA HÜRMET

Seyyah, gezdiği coğrafyalarda Müslüman halkların durumlarına değinmeyi ihmal etmez. Müslümanların Kuzey Afrika’da Fransızlarla, Güneydoğu Asya’da Felemenkler ve İngilizlerle, Orta Asya’da Ruslarla, Uzak Doğu’da Çinlilerle ilişkilerini dile getirir. Bu topraklarda yaşayan Müslümanların Osmanlı’ya besledikleri muhabbeti ve sevgiyi gözlemleyerek kaydeder. Cezayir’de bulunduğu sırada Hacı Davud Ferkuh Kumpanyasına ait bir vapurun limana yanaşacağını haber alan Müslüman ahalinin İzmir’den gelen Osmanlı vapurunu görebilmek için âdeta bir zafer sevinciyle sahile akın ettiklerini gördüğünde gözyaşlarını tutamadığını belirtmektedir.

Ayrıca Pekin’de bir gün çayhanede sohbet ederken üzerindeki Osmanlı kıyafetini gören Çinli Müslümanların Osmanlı’yı hatırlayarak ah çekmeleri Şükrü Efendi’yi hüzne boğan hadiselerdendir. Uğradığı mekânlarda Osmanlı’nın yaptığı hizmetlere dikkat çeken seyyah, Sultan İkinci Abdülhamid’e ve Osmanlı’ya her defasında hürmetlerini dile getirmektedir. Bir gün Tunus’ta cuma namazında iken minberde hutbe okuyan imamın padişahın ismini anmasını bekler. İmam “Sultanü’l-Hanefi” ibaresini zikretmesi ile seyyahımız bir an hoşnut olur ve kendince “eğer biz duada ve hutbede Müslümanların padişahının namını zikretmezsek o cuma ve bayram namazımız bozuk olur.” diye kendince söylenir.

CENNETTEN BİR NUMUNE

Görev yeri değişikliği esnasında dört defa İstanbul’a yolu düşen seyyah, İstanbul’un güzelliklerini kendi tabiriyle “Cenab-ı Allah dünyayı yaratırken yeryüzünü süslemek için cennetten bir parça arsayı kudret eliyle kaldırıp yer kürenin bir bölümü olan İstanbul mevkiine yerleştirmiştir. Güzelliği Firdevs cennetinin bir numunesidir. Leziz kaynakları Kevser suyunu ve yaratılışındaki güzellikleri melekleri andırır.

Fotoğrafçıların resmetmeye âciz kaldığı bu şehri dil ile tarif, kalemle tasvir etmek imkânsızdır. Nasıl bir harika olduğunu anlamak ancak onu görmekle olur.” diyerek İstanbul’a olan hayranlığını en kalbi duygularıyla tasvir etmektedir. “Haliç’ten seyretmeye doyamadığım.” dediği bu nadide şehrin tarihî mekânlarını ziyaretten de geri kalmayan seyyah, önce Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesini daha sonra Sultanahmet ve Ayasofya Camilerini ziyaret eder. Eyüp’te yer alan Ebu Eyyüb El-Ensarî’nin mübarek türbelerinde dua etmeye de vasıl olur. Ziyaretinden sonra Topkapı’dan yola çıkarak Edirnekapı’da bir kır kahvesinde kahve içer ve oradan Bayezid Meydanı’na gelir. İstanbul’da birkaç gün daha kaldıktan sonra babasının rahatsızlığını haber alarak buradan acilen Isparta’ya gitmek için yola çıkar.

GEZDİĞİ COĞRAFYALAR

Süleyman Şükrü gittiği yerlerde Müslüman olmayan halkların da yaşamlarını ele almıştır. Ticari ve tarımsal faaliyetlerin yanı sıra bölgelerin turizminde etkili olan kimi yerleri de ziyaret etmiştir. Paris’te bulunduğu sırada Eyfel Kulesi’nde iki saat vakit geçirdiğini belirterek kulenin Musul’daki Nureddin Zengi Camii’nin minaresinden üç misli daha uzun olmasıyla kıyas eder. Görev yaptığı yerlerle beraber göreve giderken geçtiği güzergâhlardaki mevkilere dair birçok yönden bilgi veren Süleyman Şükrü, Musul’dan başlayan seyyahlık macerasında İran, Aşkabat, Buhara, Bakü ve Batı Türkistan’ı dolaşarak Avusturya’ya, oradan Paris’e geçer ve Paris’ten Marsilya’ya inerek Tunus, Fas, Cezayir ve Mısır gibi ülkeleri gezer.

Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz yoluyla Hint denizine geçerek Bombay’a ulaşır. Pasaport sıkıntısı yaşadığından Cava’ya gidemez. Hindistan ve Seylan’dan sonra Singapur’a uğrayarak Çin’e geçen Süleyman Şükrü, bu bölgede farklı şehirlerde kaldıktan sonra Urumçi’den kalkıp Bahçesaray’a gelerek eserini burada bastırmak istese de mümkün olmaz. Buradan Akmescid’e gider ama aradığı yazıya uygun bir matbaa bulamaz. Mısır’a gitmeye niyetlenerek Sivastopol’a gelir. Ancak sonra vazgeçerek Petersburg’a ulaşır. Burada Abdürreşid İbrahimof’un matbaasında büyük seyahat manasına gelen Seyahatü’l-Kübra adlı eserini 1907 yılında bastırır.

İLLE DE VATANIM!

Neredeyse dünyanın yarıya yakınını karış karış gezen seyyah, başta memleketi Isparta olmak üzere Anadolu’nun birçok doğal güzelliklerini teferruatıyla anlatmakta ve insanlık âlemine dair izlenimlerini sunmaktadır. Arşiv belgelerindeki bilgilerde Deyrizor’a sürgünden sonra başlayan firar hayatının 1900-1907 yılları arasında yaklaşık sekiz yılı bulduğu görülmektedir. Memuriyeti sırasında Bedri ile arasında geçen husumete binaen sürekli bir yerlere sürülen gezgin, yaşadığı bu olumsuzlukların yanında babasının hastalığı ve peşinden gelen vefat haberiyle mahzun bir dönem geçirir ve Eğirdir’de yanına aldığı annesini, gittiği vazife mahallerinde beraberinde götürür.

Seyahati sırasında vatan özlemini sık sık dile getiren seyyah, Petersburg’da nihayete erdirdiği seyahatinden sonra İstanbul’a telgraf çekerek vatanına dönme isteğini bildirir. Odessa’dan vapur ile döndüğü İstanbul’da gözaltına alınır. Gözaltı esnasında bavulundan Çince yazılı belgeler ve seyahat notları çıkar. Hakkında yapılan soruşturmalar bitince ona Anadolu’da postacılık dışında başka bir görev verilir. Zaman içinde seyahatnamesinin yanı sıra farklı konularda üç kısa risale daha yayınlar. Süleyman Şükrü’nün eserleri bugün bile gerek kültür tarihimizi ve gerekse dünya coğrafyasındaki insanların yaşayışlarını anlamamıza ve tetkik edebilmemize imkân sağlayan birer cevher niteliğindedir.

Kaynak: TR Dergi – RECEP KANKAL

Hamit Demir on FacebookHamit Demir on Twitter
Hamit Demir
İlahiyatçı, Araştırmacı, Yazar at Seferi Dergisi
1991 yılında Kahramanmaraş'ta dünyaya geldim. 2010 yılında Hulusi Efendi Kuran Kursu'nda hafızlık eğitimini tamamladım. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Aynı fakültede Tasavvuf Anabilim Dalı'nda Yüksek Lisans yapıyorum. Öğrenci Değişim Programı İle bir dönem Katar Üniversitesi'nde bulundum.

Fikir Teknesi, Yazete Genç Kalemler gibi çeşitli platformlarda yazılarım yayınlandı. Halen Seferi e-Dergi'de yazılarım yayınlanmaktadır. Üsküdar'ı severim. Çay olursa daha çok severim. Edebe hizmet eden Edebiyat'ı severim. Okurum, yazarım, dinlerim, söylerim. Beşiktaş taraftarıyım.
GençYolcu.com'da bu yazıyı okuyan 28. kişisiniz.

Hamit Demir

1991 yılında Kahramanmaraş'ta dünyaya geldim. 2010 yılında Hulusi Efendi Kuran Kursu'nda hafızlık eğitimini tamamladım. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Aynı fakültede Tasavvuf Anabilim Dalı'nda Yüksek Lisans yapıyorum. Öğrenci Değişim Programı İle bir dönem Katar Üniversitesi'nde bulundum. Fikir Teknesi, Yazete Genç Kalemler gibi çeşitli platformlarda yazılarım yayınlandı. Halen Seferi e-Dergi'de yazılarım yayınlanmaktadır. Üsküdar'ı severim. Çay olursa daha çok severim. Edebe hizmet eden Edebiyat'ı severim. Okurum, yazarım, dinlerim, söylerim. Beşiktaş taraftarıyım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir