Somuncu Baba’nın hiç bayatlamayan ekmeği

14. yüzyıl Alperenlerinden Somuncu Baba’nın Darende’deki külliyesinde hayat intizamla, nezaketle, samimiyetle akıp gidiyor. Ve onun ekmekleri bu Ramazan’da da müminlere yine aynı şefkatli sesle ulaşıyor: “Somun, müminler, somun!” Darende bir külliyedir; serin, bereketli, temiz ve düzenli… Ve asırlar önce yaşamış bir Allah dostunun kerametidir. Bir kabir etrafında neşeyle, gayretle, samimiyetle ve nezaketle dönen hayata şahit olmasak! Kimler ölü, kimler diri! Asırlar öncesinden bir el, etrafı yeşertmeye, çekip çevirmeye devam ediyor sanki… 14. yüzyıl alperenlerinden, ‘Somuncu Baba’ adıyla meşhur, Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri; “Bizim gülşendeki güller / Dururlar taze solmazlar / Hazan olup dökülmezler / Zemistânı bahar olmaz” mısralarını ‘bugün’ için mi söylemişti acaba? Anadolu’da ve hatta İstanbul’da pek çok türbe ziyaret etmiş gözler, hayata bütün tazeliği ve coşkusuyla burada, Somuncu Baba Külliyesi’nde tesadüf ettiğine göre…

Böylesi ziyaretlerde kişi, payına düşeni alır elbet. Anlattığımız da anladığımız kadarıdır; ancak dilimiz döndüğünce izaha gayret edelim, külliyede bunca etkileyici olan nedir? İlki, havadaki zerrecikler gibi, göremediğimiz ama bizi kuşattığı için hissedebildiğimiz manevi bir atmosfer. Bunun izahı yok, akla değil, gönle ait bir mesele çünkü… Bizle değil, orada bulunmakla ilgili, gül bahçesinde gül kokusu almak gibi… Hacı Bayram-ı Veli, Akşemsettin, Şeyh Üftade, Aziz Mahmud Hüdayi gibi nice âlimler yetiştirmiş bir hocadır Somuncu Baba, Bursa’da Ulu Cami’nin açılışında minbere davet edilene kadar kimselerin ilminden haberdar olmadığı… Meşhur kıssadır; ama şöhretin elin tersiyle nasıl itildiğini göstermesi bakımından bir kez daha hikâye etmekte sakınca olmasa gerektir. Yıldırım Beyazıt Han, Niğbolu Zaferi’nin ardından Allah’a şükür nişanesi olarak yaptırdığı Bursa Ulu Cami’nin açılışında ilk hutbeyi Emir Sultan’a teklif eder. Ancak o, zamanın kutbu aralarındayken kendisinin minbere çıkmasının uygun olmayacağını söyler ve halkın ‘Somuncu Baba’ diye tanıdığı Şeyh Hamid-i Veli’yi işaret eder. Şaşkın bakışlar arasında minbere doğru yürüyen hazret, Emir Sultan’ın yanından geçerken “Hay Emir, bizi fâş ettin.” der. Bu sitem, artık orada kalamayacağının işaretidir. O gün hutbede Fatiha Suresi’ni tam yedi farklı şekilde tefsir eder ki son üç yorumu orada bulunan kimsenin anlamadığı rivayet edilir. Hutbenin ardından cemaatin büyük teveccühünü kazanan Şeyh Hamid-i Veli, işte bu yüzden talebeleriyle birlikte Bursa’dan ayrılır.

Modern bir tesis

Külliyedeki manevi atmosferin sebebi aşikâr olduğuna göre, diğer etkileyici hususlara değinebiliriz. İlk bakışta fark ediliveren bazı güzelliklere mesela; estetik ve nizam gibi… Somuncu Baba’nın kabrinin de içinde bulunduğu caminin temizliği ve ferahlığı bir yana, kadınlar için düşünülmüş en rahat ve aynı zamanda şık şadırvanın bu külliyede olduğunu söylemeliyiz. Biz, bir insan için gerekli ne varsa bünyesinde barındıran Osmanlı külliyelerinin en parlak devirlerinden bîhaberiz, o yüzden olsa olsa ‘modern bir tesis’e benzetiriz burayı; hayatı bütünüyle kuşatan bir tesis… Vakit namazını cemaatle kılan ziyaretçiler, su kıyısında, yeşillikler arasında piknikteler şimdi. ‘Kendim pişirir, kendim yerim’ diyenler, bir kuytuda yan yana sıralanmış hazır mangalların başında. Kimileri de ahşap çardaklardaki serinliğe teslim olmuş, garsona sipariş vermekte. Ne yol kıyısında, ne piknik alanında çöpe rastlayabilirsiniz. Ama olur ya kendini bilmez biri, su şişesi, çekirdek poşeti, gazete kâğıdı atarsa orta yere, ellerinde poşetlerle gönüllü gençler belirir bir anda.  İlk satırdan bu yana sözünü ettiğimiz temizliğin, düzenin sırrı da burada zaten, gönüllülükte… Etrafı özenle yeşillendirilen külliyenin Tohma Çayı kıyısına kurulmuş olması da ayrı bir hoşluk. Bu yönüyle Bosna’daki Balagay Tekkesi’ne benzer bir fotoğraf sunduğu da söylenebilir.

Ağaçların arasından gürül gürül akan çaya birazdan ‘gireceğiz’ nasılsa, suyu dört mevsim aynı sıcaklıkta olan kaynaklardan söz edelim önce. Külliyenin böyle serin ve ferah oluşunda bu suyun etkisi büyük zira. Kaynağın ilki, caminin içinde. Kayalardan sızıp gelen su, musluklar yardımıyla ziyaretçilerin kullanımına sunuluyor. Dışarıda; fakat yine kayaların dibinde, içinde balıkların yüzdüğü iki kuyu ise caminin önündeki berrak havuzu besliyor. Külliyeyi Balagay Tekkesi’ne kardeş yapan görüntü de işte bu noktada yakalanıyor; önde yeşil bir havuz, kıyılarda ağaçlar, minare ve arkada yükselen sivri bir kaya… Üçüncü kaynak ise yarı olimpik bir havuza dönüştürülen Kudret Havuzu’nun dibinden çıkıyor ve ihtimal ki sıcaktan bunalanlar en çok da bu kaynağı seviyor.

Tohma Çayı’nda rafting

Somuncu Baba Külliyesi’nde hayatın neşeyle ve coşkuyla aktığını söylemiştik. Bir Allah dostunu ziyaret ettikten sonra,   külliyenin kıyısında akan çayda rafting yapmayı o coşkunun bir parçası sayamaz mıyız? Çay deyince sefil, cılız bir su gelmesin aklınıza. Gürün’ün Gökpınar Gölü’nden doğan, Darende’ye hayat verdikten sonra Fırat’a karışıp giden Tohma Çayı, rafting botlarını alabora edecek kadar güçlü akan bir sudur, hatırlatalım. Hele başınızda henüz 19’unda çılgın bir rehber varsa, aranızda şu diyalogun geçmesi işten bile değildir: “Önümüzde bir tehlike var mı?” “Yoo, bir-iki kayaya daha toslayacağız, o kadar.” Rehberin soğukkanlı biçimde doğruyu söylediği çok geçmeden anlaşılacak tabii ki! Yaklaşık beş kilometre uzunluğundaki güzergâhta, ağaç dallarına takılmamak için başınızı mütemadiyen öne eğecek, kayalara hakikaten toslayacak, girdaplarda ters yüz olacak ve tabii ıslanacaksınız. Hiç sızlanmayın, rehberiniz bir Anadolu çocuğudur ve size verilecek cevabı muhakkak vardır: “Harmana giren porsuk, dirgene razı olur.”

Botuyla, kaskıyla, can yeleği ve küreğiyle profesyonel rafting imkanları bulmuşken hiç söylenmeyelim zaten. Tohma Çayı’nda çekilmiş eski fotoğraflar, botların atasının kamyon lastiği şambrelleri olduğunu gösteriyor zira. O gün kara lastikler üzerinde, kollarını iki yana açarak kendisini suyun akışına bırakan ve bu arada objektiflere gülümsemeyi ihmal etmeyen adamlar, bugün çayda düzenlenen rafting turnuvalarını izliyor mudur acaba?

Resim: Emre Aydoğan

Su kaynaklarından, balıklı kuyulardan, havuzlardan, serinlikten, ferahlıktan söz edelim derken Tohma Çayı’na kapılıp gittik anlaşılan. Yeniden külliyeye dönelim ve çilehaneye girip kendimize bir çeki düzen verelim. Gerçi orada, biraz tefekkür için bile vakit bulamayacağız ama… Somuncu Baba’nın, dergâhına 200 metre uzaklıktaki çilehanesi, ancak bir kişinin sığabileceği bir kaya oyuğu aslında. O vakitler ancak kendisinin yürüyebileceği darlıktaki patika bugün gelişli gidişli, köprülü bir ziyaret yoluna dönüşmüş. Çilehane de şöyle bir görülüp acilen çıkılması gereken neredeyse turistik bir mekâna… Dışarıda uzun bir kuyruk var çünkü.

Külliye içinde modern anlamıyla ‘kent müzesi’ sayılabilecek bir tanıtım merkezi de bulunuyor. Hem külliyenin hem Darende’nin tanıtımı için 2005’te açılan merkez, yöre halkının bağışladığı semaverler, oymalı koltuklar, kömürlü ütülerle bir etnografya müzesini de hatırlatıyor. Sergilenenler arasında, ilçenin son çerçisi rahmetli İbrahim Okur’un heybesi gibi hüzünlü objeler de var. Ancak asıl sürpriz bir camekânın altında bekliyor; Peygamberimizin (s.a.s) annesinin kabrinden getirilmiş bir avuç toprak…

Müzede sergilenen fotoğraflara bakılırsa, Somuncu Baba Külliyesi siyasetçilerin de sevdiği bir ziyaretgâh… Turgut Özal’ın başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yoluna buradan dua alarak çıktığı söyleniyor. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu da külliyeyi sık sık ziyaret eden siyasilerdenmiş. Hatta vefatından bir ay önce yine buradaymış. Fotoğraflarda Erdal İnönü ve Kenan Evren de var. İnönü külliyenin ziyaretçileri arasında; ancak Evren, Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde, Hulusi Efendi Vakfı’nın kurucusu Osman Hulusi Efendi’ye eğitime yaptığı katkılardan dolayı plaket takdim ederken görünüyor. Sene 1984…

Darende’yi onaran vakıf

Somuncu Baba, camisiyle, dergâhıyla, çilehanesi ve kabriyle külliyenin babası bugün de. Tasarrufunun devam ettiğine inanılıyor. Başından beri sözünü ettiğimiz o dipdiri, taze ve bereketli hava da bu inancı doğruluyor zaten. Kenan Evren’in eğitim ödülü verdiği Osman Hulusi Efendi kimdir peki? Somuncu Baba’nın 12. kuşaktan torunudur ve yalnızca külliyeyi değil, bir ilçeyi de çekip çeviren, onarıp iyileştiren vakfın kurucusudur. Bugün, külliyede ve Darende’de gördüğünüz bütün güzelliklerin altında onun ve kendi adını taşıyan vakfının imzası bulunur. Hatta bu değerli âlimi ve vakfını bilip tanımadan Darende’nin anlaşılamayacağı bile söylenebilir. Babasından devraldığı Somuncu Baba Camii imam-hatipliğini 42 yıl sürdürdükten sonra 1990’da vefat eden ve hem bu görevi hem de vakıf başkanlığını oğlu Hamid Hamideddin Ateş’e devreden bu Allah dostu, cami içerisindeki hazirede metfun… Onun ‘Nasihatname’ adlı kitabında birbirinden güzel veciz sözler bulunabilir; ama biz pek hoşumuza giden birini paylaşalım burada. Seyirci olarak davetli olduğu bir güreş müsabakasında güreşçiler, latife olsun diye, iki yanına girerek kaldırmak isterler hazreti; fakat başaramazlar. Bunun üzerine merakla sorarlar: “Daha önce güreşmiş miydiniz efendim?” Hulusi Efendi cevap verir: “Biz de nefsimizin pehlivanıyız oğul.”

Darende, Somuncu Baba Külliyesi’ne sahip olmakla yeterince talihli sayılır; ancak her ilçeye nasip olmayan bir tarihi eser bolluğundan da söz etmek  gerekir. Misafirlere gönüllü rehberlik hizmeti sunacak birileri de bulunabilir üstelik burada. Biz, Darende Haber Gazetesi yöneticisi Aslan Tektaş’ın mihmandarlığında gezdik ilçeyi. İlk durak, şehri yukarıdan gören Hasan Gazi Türbesi… Abbasiler döneminde Zengibar Kalesi’nin kuşatılmasında şehit düşen Hasan Gazi, Battal Gazi’nin amcası ve kayınpederi aynı zamanda. Hulusi Efendi Vakfı tarafından restore ettirilen ve bir külliyeye dönüştürülen türbenin haziresine en son külliyenin mimarı defnedilmiş.

Hasan Gazi’nin savunurken şehit düştüğü Zengibar Kalesi’nden bugüne ise yalnızca bir giriş kapısı kalmış. Farsça ‘yekpare’ anlamına gelen Zengibar, tek parça kayadan oluşan doğal bir kale hakikaten. Kaleyle türbe arasından Tohma Kanyonu geçiyor; fakat kanyona inmeden önce külliyenin bir devamı sayılan abideyi görmeliyiz. Duvarlarında Osmanlı’dan günümüze şehit düşmüş Darendelilerin isimlerinin yazılı olduğu bu anıtın hemen yanında terörle mücadele şehitleri için düzenlenmiş bir şehitlik de var. “Çok şükür.” diyor Aslan Tektaş: “Buraya 2005’ten beri gömülen olmadı, bundan sonra da olmaz inşallah.”

Eski Darende, Zaviye Mahallesi’nde aranmalı. Şaşaalı günlerinden geriye pek az şey kalsa da restore edilmiş bir bedesten, ulu bir cami ve hamam görülebilir bu mahallede. Fotoğraflarda tavanı çökük, duvarları yıkık görünen Yusufpaşa Bedesteni de tıpkı Tohma Kanyonu’ndaki yürüyüş yolu gibi Hulusi Efendi Vakfı’nın hazırladığı bir projeyle restore ettirilmiş. Bedestendeki otuzdan fazla dükkânda, kendisini hayır işlerine adayan kadınlar el işleri üretiyor bugün. Hasanpaşa Hamamı ise onarımının tamamlandığı 1996’dan bu yana âtıl bekliyor. Paşa isimleri pek tabii, ilçenin Osmanlı döneminde yetişen paşalarına işaret ediyor ki içlerinde sadrazamlığa kadar yükselen de var. Fakat şehir halkının gurur tablosunda daha kallavi bir isim bulunuyor; Karaman’a göç ederken burada uzun süre misafir olan Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled…

Darende’de ‘yalnız minareler’ gibi ziyaretçileri hem hüzünlendiren hem de hayrete düşüren eserler de var. Kimileri, bu minarelerle ilgili tuhaf hikâyeler anlatıyor; ancak 1800’lerdeki bir depremin ardından şehir başka bir mevkie taşınırken camilerin de taşınmış olması akla daha yakın görünüyor. Sökülen taşlardan kimi okul inşaatında kullanılmış, kimi de yeniden cami duvarına örülmüş; ancak minareler, muhtemelen İslam’ın sembolü gibi algılandığından yerli yerinde bırakılmış. Dulkadiroğulları, Selçuklu ve Osmanlı dönemi mimarilerini yansıtan yedi camisiz minareden ikisinin onarıldığı, projesi hazırlanan beşinin de restore edilmeyi beklediği bilgisini de bir kenara kaydedelim.


Somun, müminler, somun!

Yıldırım Bayezid Han döneminde yaşayan Şeyh Hamid-i Veli, nam-ı diğer Somuncu Baba, Miladi 1331’de Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğar. Anadolu’ya manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayserî’nin oğlu ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) 24. kuşaktan torunudur. İlk derslerini babası Şemseddin Musa Kayserî’den aldıktan sonra eğitimini Şam, Tebriz ve Erdebil’de sürdürür. İrşad vazifesi için Anadolu’ya dönerek Bursa’ya yerleşir. Çilehanesinin yanına bir fırın yaptırır ve burada pişirdiği ekmekleri ‘Somun, müminler, somun’ diyerek insanlara dağıtır. Halk arasında ‘Somuncu Baba’ ya da ‘Ekmekçi Koca’ adıyla anılması işte bu yüzdendir. Manevi yönü ve ilmi bilgisi ifşa olunca Bursa’dan ayrılır ve Aksaray’a gelir. Burada Hacı Bayram-ı Veli’yi yetiştirir ve irşat vazifesi için Ankara’ya görevlendirir.

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412’de Darende’de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri, kendi zamanında halvethane olarak kullanılan Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup ceviz oymalı estetik bir sanduka ile kaplıdır. Şeyh Hamid-i Veli’nin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu olduğu bilinmektedir. Yusuf Hakiki, Aksaray’da kalarak burada vefat etmiş, Halil Taybi ise hacdan döndükten sonra babası ile birlikte Darende’ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Kabri, babası Şeyh Hamid-i Veli’nin yanındadır.

Yazı ve Foto: Ülkü Özel  Akagündüz – Aksiyon

gencyolcular

Genç Yolcu 2005 yılında #BirlikteKeşfedelim sloganıyla Gezi • Kültür • Sanat alanında yayın hayatına başlamıştır. İletişim: bilgi@gencyolcu.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir