Divan-ı Lügatü’t-Türk’ün Bulunuş Hikayesi

11. yüzyılda Kâşgarlı Mahmud tarafından yazıldıktan sonra gizemli bir şekilde kaybolan Divan-ı Lügatü’t-Türk, asırlar sonra tesadüfen İstanbul’da bulundu. Ancak asıl heyecan o andan sonra başladı…

Ali Emirî (1857-1924), sahaflar çarşısının gediklilerindendi. Haftanın en az üç gününü burada geçirirdi. Çarşıya adımını atar atmaz keşif girişimlerine başlar, bazen de âdeta pusuya yatardı. Kimi zaman da yanında taşıdığı portatif sandalyesini giriş kapısının yanına yerleştirir, üzerine oturduktan sonra kendisine tomar tomar takdim edilen eski kitapları karıştırmaya başlardı.

Eski kitapların sararmış ve kararmış sayfalarını büyük bir hazla çevirdikten sonra kütüphanesinde olmayanları ayırır, diğerlerini çarşıya gönderirdi. Esnaf da Ali Emirî’yi yakından tanıdığı, onun dürüstlüğüne ve kitap tutkusuna inandığı için bu hâlini hoş görürdü. Üstat, sahaflar çarşısından ayrılırken üzgünse Mithat Cemal’in ifadesiyle o gün tozlu raflar arasında bir şey bulamamış, ilgi çekici bir kitapla karşılaşmamış demekti. Neşeliyse bu hâlinden yeni bir define keşfettiğini anlamak mümkündü.

KAYIP ESERİN İZİNDE

Ali Emirî yine bir gün sahaflar çarşısında gezinirken, kültür hazinemizin pırlantası kabul edilen ve yüzyıllar önce Kâşgarlı Mahmud tarafından kaleme alınan Divan-ı Lügatü’t-Türk ile karşılaştı. O andan itibaren hayatının en heyecanlı günlerini yaşamaya başladı. İnsanı bir macera romanı kadar etkileyen bu olaydan hem Kitap Sohbetleri adındaki eserimde hem de Kültür Sohbetleri ismindeki kitabımda bahsettim. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki bu konuyu bütün ayrıntılarıyla Muallim Kilisli Rıfat Bilge kaleme aldı ve 1945 yılında Yeni Sabah gazetesinde tefrika etti.

Ali Emirî gibi bir kitap âşığının kültür dünyamıza yaptığı hizmeti gözler önüne seren bu güzel yazıyı iktibas yoluyla siz değerli okuyucularıma takdim ediyorum: “Divanyolu’nda Karababa Sokağı’nın başında Diyarbekir Kıraathanesi adlı bir kıraathane vardı. Diyarbekirli Ali Emirî buranın en iyi müşterilerindendi. Her gece akşamdan sonra gelir, gece yarısına kadar oturur, dostlarıyla görüşür, konuşur; sonra kalkar, Parmakkapı’daki evine giderdi. Bu zat bekârdı, kapısını kendisi kilitler, kendisi açardı. Hayatını okumaya vermişti.

Her türlü eser okumakla beraber en çok Osmanlı tarihi ile meşguldü. Hafızası çok kuvvetliydi. Okuduğu şeyleri unutmazdı. “Ezberimde yüz bin Türkçe beyit vardır.” derdi. Ben, bu ciheti nezaketle bir kere tecrübe ettim. Herhangi bir şairin gazelinden bir mısra seçtim: “Acaba şu mısra kimindir?” diye sordum. Güldü: “İmtihan mı etmek istiyorsun; falanındır, sonu şudur ve gazelin tamamı şöyledir…” diye ezber okudu. Bu zat büyüklerin tercüme hâlleriyle de çok uğraşmıştı. Ne kadar İslam hükümdarı varsa ne kadar büyük âlim varsa, ne kadar Osmanlı şairi varsa hepsinin tercüme hâlini ayrıntılarıyla bilirdi.

SAHAFLARIN TOZU

Konuya geliyorum: 1916 senesiydi. Bir gece yine bu kıraathaneye teşrif buyurdu. Biraz tarihten, edebiyattan söz edildikten sonra: “Beyler, efendiler! Bu gece size bir şey soracağım!” dedi. “Buyurun.” dedik. Sordu: “Divan-ı Lügatü’t- Türk isminde bir kitap gördünüz yahut işittiniz mi?” İlk cevabı ben verdim: “Kitabın kendisini görmedim, fakat Kâtip Çelebi bunu görmüş ve Keşfuzzünûn’una yazmıştır.” dedim.

Sonra Arif Bey ve arkadaşları, “Arapça tarihlerin birisinde bunun adını gördük.” dediler. Bunun üzerinde Emirî Efendi, Fuzuli’nin şu mısrasını okudu: “Eyledim tahkik, görmüş kimse yok cananımı…” Söz sırası bize geldi. Hep bir ağızdan heyecanla sorduk: “Siz gördünüz mü?” dedik. Sualimiz hoşuna gitti, kendisine mahsus olan tarzda gevrek gevrek güldü: “Ne söylüyorsunuz? Bugün o kitaba malik oldum.” dedi. Hepimiz tebrik ettik. Nasıl elde ettiğini, kimden aldığını sorduk. Âdetimdir, haftada iki, üç kere sahaflar çarşısına uğrar, “yeni bir şey var mı?” diye kitapçılara sorarım. Dün de uğradım.

Kitapçı Burhan Bey’in dükkânında oturdum. “Bir şey var mı?” dedim. Kitapçı: “Bir kitap var ama sahibi 30 lira (altın para) istiyor. Bu kitap bana geleli bir hafta oldu. Ben bunu yüksek bir fiyatla alır, diye Maarif Nazırı Emrullah Efendi’ye götürdüm. O da encümenine havale etti. Encümen, tetkik için bir hafta müsaade istedi, ben de kabul ettim. Bir hafta sonra uğradım. 10 lira teklif ettiler.” dedi. Ben de “Kitap benim değil, başkasınındır. 30 liradan aşağıya vermiyor.” dedim. Cevaben, “Biz 30 liraya bir kütüphane satın alırız. Al kitabını, istemiyoruz!” diye iade ettiler. Sonra da “Kitabın sahibiyle tayin ettiğimiz müddet yarın bitecektir. Yarın kitabı vermeye mecburum. Bakınız, eğer işinize gelirse siz alınız.” dedi.

HEYECANLI ANLAR

Kitabı elime alınca bayıldım. 30 lira değil, 30 bin lira değeri var. Dünyada eşi benzeri görülmemiş, bir Türk kamusu ve grameri. Fakat kitapçıyı şımartmamak, fiyatı arttırmamak için nazlı davrandım: “Dağınık bir eser. Acaba tamam mı, değil mi? Hem de müellifi Kâşgarlı bir adam imiş, kimdir, necidir? Belli değil. Sarı çizmeli Mehmet Ağa…

Mamafih ne de olsa bir eserdir. Maarif 10 lira teklif etmiş ise ben de 15 lira veririm.” dedim. Kitapçı: “Hayır, arz ettiğim gibi benim değildir. Benim olsaydı verirdim. Fakat sahibi mutlak 30 lira istiyor. Almayacak olursan sahibine iade ederim.” dedi. Sordum: “Sahibi kimdir?” dedim. Cevaben dedi ki: “Yaşlıca bir hanımdır; eski Maliye Nazırı (Vanî Oğulları’ndan) Nazif Paşa’nın mensuplarından biri. Paşa, bu kitabı ona verirken “Bak, sana bir kitap veriyorum. İyi sakla! Sıkıldığın zaman kitapçılara götür. Altın para ile 30 lira eder, aşağıya verme!” demiş. İşte bu 30 lira kadının kulağına küpe olmuş. Yoksa kendisi âciz bir kadındır. Alacak isen bir kadına iyilik etmiş olursun.” dedi. Bunun üzerine: “Evet, şimdi işin şekli değişti. Bir kadına muavenet bir vazifedir.

Peki, kabul ettim.” dedim ve kitabı aldım. Fakat o dakikada şöyle düşündüm: Yanımda ancak 15 lira var, eve gidecek olsam kitap dükkânda kalacak. Mümkün ki başka birisi gelir, kitapçı tamahkârlık ederek ona da gösterir, o da alır. Paranın üstünü yarına bırakayım desem, olmaz. Başladım içimden Allah’a yalvarmaya: “Allah’ım bir dost gönder, bana yardım etsin. Beni kitaptan ayırma!” İki dakika sonra baktım ki dostlarımdan eski Darülfünunun Edebiyat Muallimi Faik Reşat Bey oradan geçiyor. Hemen çağırdım. Gizlice: “Varsa aman bana 20 lira ver.” dedim. Çantasını açtı, 10 lira varmış, onu verdi.

“Evim hemen üst tarafta şimdi acele gider getiririm.” dedi. Ben de kitapçının dükkânında kısmen huzurlu kalple oturdum. Birkaç dakika sonra Faik Reşat Bey geldi, parayı getirdi. 30 lirayı kitapçıya verdim. Burhan Bey, “Pekâlâ, ya benim bahşişim yok mu?” dedi. Üç lira da ona verdim, vedalaştım. Dükkândan kalktım. Reşat Bey’le konuşa konuşa çarşıdan çıktık. Fakat arkamıza baktım! “Acaba Burhan Bey pişman olup da arkamızdan koşmasın.” diye korku içindeydim. Neyse, baktım ki gelen yok: “Oh, Elhamdülillah.” dedim.

VE VUSLAT…

Kitabı aldım, eve geldim, yemeği içmeyi unuttum. Birkaç saat mütalaa ile uğraştım. Arkadaşlar, size arz ediyorum: Bu kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır. Türklük, Türk dili bu kitap sayesinde başka revnak kazanacak, Arap dilinde Seyyibuyihin kitabı ne ise bu da Türk dilinde onun kardeşidir. Türk dilinde şimdiye kadar bunun gibi bir kitap yazılmamıştır. Bu kitaba hakiki kıymet verilmek lazım gelse cihanın hazineleri kâfi  elmez.

Bu kitap ile Hazreti Yusuf arasında bir müşabehet var. Yusuf’u arkadaşları birkaç akçeye sattılar. Fakat sonra Mısır’da ağırlığınca cevahire satıldı. Bu kitabı da Burhan bana 30 liraya sattı. Fakat ben bunu birkaç misli ağırlığında elmaslara, zümrütlere veremem. Emirî Efendi bu kitabı elde ettikten sonra neşesiyle sermest oldu. Eşine, dostuna, rast geldiğinde: “Ben bir kitap aldım, şöyledir, böyledir.” diye ballandıra ballandıra anlatıyordu. Ağızdan ağıza, kulaktan kulağa bu haber Ziya Gökalp’e gitmiş. O da koşmuş, Emirî’ye gelmiş, kitabı görmek istemiş.

Fakat Emirî: “Şimdilik gösteremem, belki iki ay sonra olabilir.” diye Ziya Bey’i kırmıştı. Sonra Ziya Bey, Diyarbekir mebuslarından iki zatı göndermiş, Emirî Efendi onlara da göstermemiştir. Bana gelince, Emirî Efendi’nin tabiatını bildiğim için görmek istemedim. Bir şey söylemedim. Nihayet bir hafta kadar bir zaman geçti. Bir gün bana haber göndermiş ve davet etmişti. Gittim. Kitap meydanda duruyordu. Bana hitap ile: “İşte Divan- ı Lügatü’t-Türk. Buyurun, mütalaa edin.” dedi. Ben de aldım, bakıştırdım. “Cenabıhak neşrini nasip etsin.” dedim.

Kaynak: TR Dergisi – Dursun Gürlek

Ferhat Demir on Facebook
Ferhat Demir
Edebiyatçı / Araştırmacı Yazar
Okunma: 466

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir