BıRock Dağınık Kalsın!

Yıl 1934. Radyolarda Türk musikisi yasaklanıyor. Sadece alafranga müzik yayını serbest bırakılıyor… Amaç belli…“Neye baktığınız değil, nereden baktığınız önemlidir”Yol Türküleri kitabından.. batı menşeli bir hayat tarzına halkı alıştırmak! (Lakin ne komiktir ki, Türk müziği rafa kaldırılırken diğer taraftan halk açız diyerek Atatürk’ün önüne atlıyor.Dedeleri böyle bir yasağı “oh mon dieu!” diye karşılamamış biri olduğumdan mıdır nedir ecnebi menşeli müziklere hep mesafeli durmuşumdur. Hatta Türk musikisini bir kenarda melül mahzun bırakıp farklı müzikleri keşfe çıkan insanlara Itri’nin o meşhur dizeleri ile seslenmek istemişimdir.
“Ne gamzeden, ne gam-ı yâr-ı pür cefadandır.
Bizim şikâyetimiz baht-ı bivefadandır.”
Evet, sanki bir nevi vefasızlıktır yabancı müzik dinlemeye tevessül. Özden kopuş, başka öğretilere, felsefelere farkında olmadan mürit oluştur.
Bu düşüncelerle uzun bir süre yabancı müzik dinlemedim. Sonra fikirlerim değişmeye, muhafazakâr hislerim liberalleşmeye başladı. 🙂 Müziğin eskiden olduğu gibi insanı alıp götüren, ruhu kaplayıp özü döndüren gücünün kalmadığını düşünmeye başladım. Çünkü ne dünya eskisi kadar büyüktü ne de insanlar eskisi kadar saftı. Herkes her şeyi dinliyordu artık. Batılı yahut doğulu olmak için değil ya da bir felsefeye bir dine tabi olmak için değil sadece kendinden bir şeyler bulmak adına dinliyordu. Kimi zaman bir şarkının ritminde işçi, aristokrat, köylü ortak bir zevk duyabiliyor, kimi zaman da tek bir şarkı sözü aynı hassasiyette binlerce insanın yüreğini burkabiliyordu. Aslında müzik kalbe yeni bir şeyler koymuyordu, sadece olan şeyleri kıpırdatıyordu.
Bu düşünceler ile ben de, kâh arabeskte “bir teselli” aradım, kâh pop müziğe bir şans verdim, kâh rock ile tozudum, kâh ilahi ile duruldum.
İşte “mini mini bir kuş” ile başlayan müzik yolculuğum bu tür teklemeler ve tekamüller ile devam edip gitti….
Derken insan bu su misali kıvrım kıvrım akar ya, pardon o değildi insan bu bir katre kan, bin endişe vecizesince hayatın vehimlerinden sıyrılmaya çalıştığım günlerden birinde bir köşe yazısı ile titredim ve kendime gelemedim. Ali Bulaç Metallica konseri ile ilgili sert bir çıkışta bulunuyordu ve okuyan herkes ucundan kıyısından bu yazının bir yerlerine itiraz ediyordu. Diyordu ki yazar;
“Ali Sami Yen´de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye´nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç km ötede, yani Güngören´de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar.”
Güngören’ deki patlamayla konserin eş zamanlı olması ve patlama sonrası konserin devam etmesi yazarı çıldırtmıştı ama yazar bu yazı ile zülfü yâre dokunmanın biraz ilerisine gitmiş gibiydi.
Böyle bir genelleme yapmasının nedenini aslında anlayabiliyordum. Aydınların; tüm ideolojilerin, kavramların üstüne çıkıp yukarılardan bir yerlerden düşünmek gibi bir
tutumları var. Misal Cemil Meriç der ki: “Düşünmek yasak bölgelerden bir kaçına dalıp çıkmakla mümkündür”. Böylece aydınlar farklı dinlerin ideolojilerin etkisine girip çıkar
öğrenirler. Sonra da en tepeden her şeye eşit uzaklıktan bakar ve değerlendirirler. Bireysel hareketlerden ziyade toplumsal tavır ve refleksleri incelerler. Yani Metallica dinleyenlerin geneline bakar ve sergiledikleri tavır, davranış ve duruştan yola çıkarak bir genellemeye gidebilirler. O konserden üç beş kişi çıkıp “hayır ben öyle değilim” diye itiraz etse bile “kemiyet” içinde “keyfiyet” eriyip gideceği için bu “hayır” aydınları bağlamayabilir. İşte bu yüzden aslında Ali Bulaç –görünürde- böyle bir genelleme yapmakta haklıdır. Lakin işin bir de yukarıda bahsettiğim üzere küreselleşen dünyaya bakan yönü var maalesef. Dediğim gibi herkes her şeyi dinliyor artık. Bu yüzden de bu konserdeki yahut diğer konserlerdeki dinleyiciler; süzme, salt, homojen dinleyici değiller.“hayır ben öyle değilim” diye itiraz edenler gerçekten de sadece üç beş kişi değil. Sayıları pek çok… Peki, kimler oluşturur bu hayırcıları,
1) Gerçekten agnostik, satanist, ateist olup da farkında olmayanlar **
2) Bu tür özeliklere sahip olmaya meyilliler.
3) Ne olursa dinlerim, ne verilirse yerim, ne düşünmem istenirse düşünürüm diyen ibresi şaşmış seyyareler. (en büyük çoğunluk)
4) 1934 model taklitçi zihniyet… ki bunlar bu tür müzikleri dinleyenlerin üst sınıf bir yerde durduklarına inanırlar. İngilizce bilmekle ve Batı’nın ürettiği her malzemeye talip olmakla muasır bir seviyeye ulaşacaklarını zannederler. Oysa bilmezler ki rock müzik ve onun yan versiyonu olan metal müzik Engin Ardıç’ın tabiri ile anglo-amerikan “alt” sınıfların kültürüdür.
5) “Ben metallica musiki topluluğu saz heyetinin, tokmak ve zahmelerle gulguleli vuruşunu, köslere ve nakkarelere vurdukça âlemi çınlatışını seviyorum. Metalica icra heyetinin ne dediğinden ziyade nasıl dediği ile ilgilenirim. Tiz nevaları bana gürültüden ziyade yeniçerilerin gülbang çekmesi gibi gelir” diyerek gezinen, “mekândan bağımsız denklem” tarzı şahsiyetler….
6) “Ey kuru dallara can veren Allah’ım, şu ne idüğü belirsiz cızırtıyı terennüm eden topluluktan bizleri beri kıldığın için sana hamd ü senalar olsun” diye dua eyleyip, ibret almaya gelmiş olanlar. “El kârda, gönül yarda” oh…
7) “Yüksel ki yerin bu yer değildir; dünyaya gelmek hüner değildir” mısrasınca bir garip tefekküre dalıp “yok yok ben bu olamam, nayır mayır buralardan gitmeliyim” deyip cuş u huruş ile hidayete erenler… vs.
İşte böyle bir çözümlemenin ardından bir an durup düşünüyorum… ve genç şölenlerinde edep ile Ömer Karaoğlu’na eşlik eden gençlerimiz geliyor aklıma… Evvela şahsım adına, saniyen de genç dergisi yayın ve yapımda emeği geçen arkadaşlarım adına, salisen tüm dergiye reklâm veren yahut verecek olan esnaf ve sanatkârlar adına bir ömür boyunca bu gençlere hayır duada bulunarak şu kısa ömrümü nihayete erdirmeye karar veriyorum.(yalan)
Yahu ben bu yazıyı ne kadar uzattım böyle. Altı üstü vereceğim mesaj şu “ne okursak okuyalım ne dinlersek dinleyelim kendimiz olarak kalmayı başarabiliyorsak sorun yok”. Hepsi bu!
Not: Şöyle döndüm yazıyı tekrar okudum da sanki okuyucu üzerinde “metal müziği de dinliyorum” intibası bırakmış gibiyim. Suskunlar romanını okuduysanız bilirsiniz, orada bir Eflatun vardır. Kulağına bir ney sesi gelir ve Eflatun, sokak sokak bu sesin geldiği yeri arar. Her daim bu sesin geldiği yere doğru koşar durur. Ben de heavy metal nevinden bir parça duyduğum zaman Eflatun gibi mütemadiyen koşuyorum. Ama sesin geldiği yönün tersi istikamete. 🙂

* Bu bilgiyi kafadan atmıyoruz elbette okuduk da yazdık efendim. Nerede okuduk? Zaman gazetesinin Pazar ekinin 20.sayısında… “1930lu yıllar altın çağ mıydı” isimli makalede.
** Ne o çok mu tuhaf geldi bu madde… :), o zaman şu hadisi hatırlatalım: “Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce, hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi kişi mü´min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama girer. Mü´min olarak akşama erer de kâfir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar.”
Genç Dergisi

Bu yazımızı okuyan 906. takipçimizsiniz.

gencyolcular

Genç Yolcu 2005 yılında #BirlikteKeşfedelim sloganıyla Gezi • Kültür • Sanat alanında yayın hayatına başlamıştır. İletişim: bilgi@gencyolcu.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir