Ahiret Sigorta Acentesi

Pek çoğumuz, sigorta şirketlerinin her yerde reklamını yaptıkları sağlık, trafik, deprem, konut ve hayat sigortası gibi ‘geleceğimizi garantiye alma’ amaçlı sigorta paketlerinden haberdarız. Burada insanlara her ay ödenecek belli bir ücret karşılığında dünyada sahip oldukları nimetlerini güvence altına alma garantisi veriliyor. Bu şekilde her ay ücret ödenerek sigorta yapılan onlarca yıl boyunca kişiye, başına ne felaket gelirse gelsin uğradığı zararın onu kayba uğratmayacağı, malından herhangi bir şey eksiltmeyip yine aynı dünya malına sahip olmaya devam edeceği taahhüt edilerek kişinin içini rahatlatmaya yönelik bir hizmet verilmeye çalışılıyor.

Emekli maaşı almak için ödenen primleri düşünelim. Kişi kendini yaşlılıkta (onlarca yıl sonra) garantiye alabilmek için yıllarca aksatmadan prim ödeyerek bu hakka sahip oluyor. Bu hakkı kazanabilmek için onlarca yılın dolmasını bekleyip sabretmeye de rahatlıkla tereddüt etmeden razı olabiliyor. Çünkü etrafında bu şekilde emekli olan ve kendi gözüyle gördüğü örnek sayısı çok. Kesin olduğuna inandığı şey için ise beklemeye daha kolay tahammül edebiliyor.

Şimdi bir de, bize “gerçek hayat” olarak vaat edilen ahiret hayatını ve Kuran Ayetleri’nin bize ahiret hayatımızı garantiye alabilmek için gösterdiği yolu düşünelim. Bunun için bizden düzenli olarak ödenmesi beklenen “sigorta primi”, namaz, oruç, hac ibadetlerini yerine getirmek ve imkan doğrultusunda salih ameller sergilemek olmuş oluyor.

Peki acaba insanın içindeki “geleceğini garantiye alma” hissi normal şartlarda bu kadar baskınken, emekli olabilmek için yıllarca sabredip her ay primleri titiz bir şekilde tereddüt etmeden öderken, nasıl oluyor da “ahret hayatımız” için düzenli olarak yapmamız gereken ibadetleri yapmakta zorlanıyor ve bunun alternatifi olarak araya yapmaktan hoşlandığımız başka bir dünyevi iş girdiğinde de hemen bunları aksatıp dünyevi işleri ön plana alabiliyoruz?

Oysa asıl garanti alınması gereken Ahiret değil mi? Bizim için belki bir gün sonra belki 50 yıl sonraki gelecek Ahiret hayatı olmayacak mı? Hiç düşünüp de ölümü inkar eden var mı?

Çoğu kişinin etraftaki yakın çevresinden dünya hayatını garantiye alabilmek adına gördüğü teşvik, nasihat ve yönlendirmenin bu kadar fazla olması, çoğu ailenin çocuğu Allah yolunda hayırlı bir şeyler yapmak istediğinde engel olup, diğer müminlerle birlikte Allah yolunda mücadele etmesine karışması sizce Kuran’da bize verilen öğütlere ne derece uygun? Ailelerin genellikle çocuklarının hayatının merkezine işiyle ailesini koyup, imkan ve olanaklarını Allah yolunda seferber etmesine mani olmaları, bu tip şeylere bulaşırsa başı belaya girer para kazanamaz, çocuğumu kandırırlar diye düşünüp sadece dünyada kazanç sağlama yolunda teşvik etmeleri, acaba gerçekten de çocukları için yaptıkları bir iyilik mi oluyor? Neticede aileler çocuklarını dünya’ya yakınlaştırıp Ahiret’ten alıkoyarak mı koruduklarını zannediyorlar?

Acaba neden çoğu kişi dünyada zengin olmak için gösterdiği hevesi ahret için bu denli gösteremiyor? Yarın bize ne olacağının, hatta bir dakika sonrası için bile hayatta olup olmayacağımızın bir garantisi yokken, bu kadar tereddütsüz bir şekilde onlarca yıl sonrasını garanti altına almak için durmaksızın çaba sarfetmeyi nasıl bu kadar rahat ve sorgusuz kabulleniyoruz doğrusu merak ediyorum. Tüm bunları yaparken dünya hayatı ve öldükten sonra ne olacağı hakkında iyice düşünüp karar vermiş olduğumuz için mi bu kadar içimiz rahat, yoksa ölüm sonrasını düşündüğümüz zaman rahatsız olduğumuz için hiç düşünmemeyi tercih ettiğimizden mi sorgulamıyoruz acaba? Çünkü böyle olmasaydı insan zihni bu kadar mantık çelişkileriyle dolu bir yolda giderken, düşünmeden devam etmeyi kaldıramazdı.

Sonuç olarak yazı boyunca sorguladığımız tüm bu mantık çelişkileri bizi tek bir noktaya getiriyor. İnsan zihni bir şeye odaklandığı zaman kendini öylesine kilitleyebiliyor ki, işin çok iyi bildiği farklı yönleri sanki hiç yokmuşçasına hareket edip tüm bunları görmezden gelebiliyor. Bu noktada insanın içindeki asilik ve azgınlık hissi ne kadar fazlaysa burnunun dikine o kadar çok gidebiliyor. Burnunun dikine giderken kazandığı başarılar insanın içindeki kibiri öylesine arttırabiliyor ki, adeta gözünün önüne bir gaflet perdesi inerek gerçekler karşısında son derece duyarsız hale gelebiliyor. İnsan böylesine duyarsız bir hale geldiğinde de onu gerçekten kendine getirebilecek tek alternatif sert bir şekilde duvara toslayıp bir anda dibe vurması oluyor. Ancak o zaman geçmişe gidip, kendisinin duyarsızca yaşadığı bu süreçteki halini sorgulayıp hatasını fark edebiliyor.
Umarım bu yazıyı okuyanlar bir an olsun durup kendi yaşantılarını sorgularlar. Çünkü eğer bunu sık sık yapıp kendimizi frenlemeyi beceremezsek karşımıza duvar çıktığında bir o kadar geç kalmış olabiliriz. Fakat bu sefer ne yazık ki önlem alıp bazı şeyleri değiştirecek fırsatımız olmayabilir ve kaybımız bir o kadar fazla çok olabilir. 

Bu yazımızı okuyan 553. takipçimizsiniz.

Hulusi Gümüşsay

Malatya Darendeli , neyzen

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir